Temmuz 27, 2025

bahçe

siz hiç köy yerinde kerpiç bir evin damında yatıp yıldızları yatağınız yaptınız mı? 
küçüklüğümün yaz tatillerindendi; yorgana bürünüp, babamla damda uyudum ben. köyler yaz geceleri dahi soğuk olur. yıldızlar da öyle yakındır ki sanki elimi yorganın altından çıkarsam bir yıldızı alıp kalbime götürebilir ve hatta bir başka yıldızı da çantamda anakara' ya taşıyıp arkadaşlarıma hava atabilirdim. damı olan bu kerpiç ev babaannemin eviydi, bahçesi vardı ve bizim gibi şehir çocukları için bulunmaz bir nimetti. oradan oraya koşturup toza toprağa bulanırdık, bahçenin az ilerisindeki arkın suyunda oynardık. tavukların, köpeklerin peşinden koşturup dururduk. yufka ekmek olurdu o evde hep ekmeğin içine köy peyniri, salatalık koyup bahçede yerdik. komşu teyzeler bahçeden bahçeye birbirlerine seslenirlerdi. bize de seslenip, derlerdi ki "hoş geldiniz kurban, güzel mi buralar?" güzeldi elbet, hem de çok güzeldi. bahçede çiçekler, ağaçlarda meyveler vardı sonra aşık mahzuni şerif'in adına türküler yazdığı hurman çayı akardı köyümüzden.

sonra biz büyüdük. damı olan kerpiç ev yerine çatısı olan betonarme ev yapıldı. bahçe yerine balkonda oturduğumuzu hatırlıyorum. biraz daha büyüdük, babaannem vefat etti. babaannem çok güzel resim yapardı bir de çok lezzetli içli köfteler. içli köftelerden birkaçının içine fındık koyar derdi ki "kurban fındıkları kim bulursa, dileği gerçek olur." yufka ekmeğine dürüp, ayranla götürürdük köfteleri. hangimizin hangi dileğinin gerçekleşmesine bir yıldız ya da bir içli köfte vesile oldu bilemiyorum...
ben sonra bir daha hiç gitmedim köyümüze.

her gün yüreğimizi yoran sayısız kötülük olurken memlekette tüm kalbimle diliyorum ki iyi insanların bahçeleri çiçek dolsun, damları yıldız açsın. ve yağmurlar yağsın, yağsın ki; yüreklerimiz ferahlasın, türkülerimiz hiç bitmesin.

Temmuz 18, 2025

önünden geçmek

geçen hafta umay ve ben trenle anakara'ya gidiyoruz: camımızın önünden bozkır geçerken, yemekli vagonda tost- çay yapıp bir yandan da sohbet ederken istediği bir oyuncaktan bahsetti, ben de harçlıklarını biriktir bakalım demiş bulundum "ya anne dedi, para biriktir diyorsun da ohoo ben biriktirene kadar istediğim şey iyice pahalı oluyor, alamazsam ya..." sen biriktir hele kızım deyince aklıma kardeşim ve ben geldim: harçlıklarımızı biriktirip biraz da ana-baba desteği ile kendi atarisini, atari kasetlerini alabilen çocuklardır biz. kaç bayram geçerdi o harçlıklar biriktirebilmek için ama sonunda hedefimize ulaşabilirdik. 
o günlerden bu günlere: altı yaşındaki kızım kendince enflasyonun farkında, vay be... (iç sesim)

anakara'da evimize yakın bir pasajın içerisinde bilgisayar, sega ve playstation oyunları satan bir dükkan vardı. camekanına televizyon koymuşlardı, oyunların tanıtım gösterimleri hep o ekranda dönerdi. bizde camekanın önünden geçip oyunları izlerdik. atarideki oyunlarımızdan sonra camekandakiler bambaşka bir dünya idi bizim için. en çok futbol oyunlarını izlerdik. fifa serilerini o camekandan ezberlerken, "bilgisayar toplamak" için para biriktirmeye karar vermiş olabiliriz. nitekim başardık da, fifa serilerinin cd'lerini de aldık. fifa 98' de birimiz mouse ile diğerimiz ise klavye ile mücadele ettik, fifa 2000'de "crack" ile tanıştık derken klavyemizdeki " w-a-s-d" tuşlarını da bir güzel eskittik. ha bunları yapan biz, okul açılınca bilgisayarımızın kablosunu annemize verip, biz dersimizi çalışacağız da derdik. o da bambaşka mevzu.

bir şeylerin önünden geçerken başarabilmek gücünü yüreğinde hissetmek ne muazzam. ve canım ciğerim belki de bu güç bazen enflasyona rağmen harçlık biriktirirken, bazense bisikletle hiç geçmediğin bir duvarın önünden geçerken zuhur edecektir. demem o ki sen biriktir o harçlıkları umay bak ben halen biriktiriyorum; henüz görmediğimiz sokaklarda sek kahveler içebilmek için.

Temmuz 14, 2025

defterler

ilkokulda mavi önlük giydiniz mi siz de benim gibi? bizim mavi önlüğümüz vardı ve o önlüğe taktığımız beyaz yakalarımız. bence beyaz yaka çok yakışırdı önlüğümüze ha bir de okumaya geçince öğretmenimizin önlüğümüze iliştirdiği kırmızı kurdele. sınıfımızın tamamı ya da büyük çoğunluğu okumaya geçince de okuma bayramı yapardık. bence bayram gibi bayramdır kendileri. zira o bayramı hak etmek için parmaklarım nasır tutana kadar çizgi çalışmaları yapardım, harfler yazardım, okuma fişlerini fiş defterime dizerdim güzelce ve o fişleri de defterime geçirirdim. arkasında çarpım tablosuyla haftalık ders programı olan defterlerimin kenarlarını süslerdim, yazdıkça ataşlar takardım köşelerine çünkü bazen minik kollarım defterlerimin sayfalarını kırıştırırdı ve öyle olsun istemezdim.

biraz büyüdükçe defter çeşitlerim arttı. ödevlerimi not ettiğim küçük not defterlerim, el yazısı öğrenirken kullandığım güzel yazı defterlerim, nizami sol anahtarları çizebilmek için sayfalarca uğraştığım müzik defterim, kareli büyük boy matematik defterlerim, birbirimize "kalbimiz kadar temiz sayfalar" ayırdığımız hatıra defterlerim...derken ajandalarla da tanıştım böyle kalın kapaklı, heybetli, çok destansı kağıt birliktelikleriydi. ama en kıymetli defterlerim hangileriydi biliyor musunuz? örneğin 3.sınıftan 4.sınıfa geçmişim ve yarım kalan defterlerim var diyelim işte o defterlerden kalan yazılmamış sayfaları özenle koparıp, birleştirip sonra da annemin yardımıyla dikerekten oluşturduğum defterlerimdi. kağıtlar, defterler, kalemler boşa gitmezdi bizde. onlara özen duymayı öğretti annem bana. 

annem öğrencilik zamanlarından not aldığı defterlerini bana gösterdiğinde hepsini hayranlıkla inceledim. her biri  düzenli, okunaklı ve oldukça ciddiye alınmış  sayfalardan oluşuyordu. aynı şekilde matematik öğretmeni olduğunda da bu alışkanlık sürmüş; öğrencilerine dosyalar dolusu etkinlikler, alıştırmalar, problemler hazırlamıştı. belki bilmez annem ama onun bu özeni hatta bence bana örnek oluşu yazmayı sevmeme vesile oldu. defterler, saman kağıtlar, ajandalar hep yoldaştır bana. ayrıca annemin defterleri de saklıdır bende. 

kendime yakınlaştıkça yazarım ve sonra kendimi en özlediğim vakitlerde de yazdıklarımı okurum. 2012 yılında bir kış gecesinde demişim ki "küçük bir defterim ve çok büyük özlemlerim var."  derken tam 10 yıl geçmiş başka bir kış gecesi olmuş ve ben "irili ufaklı birçok defterim ve çok daha büyük özlemlerim var" diye yazıvermişim. 
bugün ise bu yaz gecesinde özlediğim her şeye, herkese sarılıp hepsinin gözlerinden öpüyorum.

Temmuz 11, 2025

kupa

olduğum yerin, yaptıklarımın, dinlediklerimin, okuduklarımın, düşündüklerimin bana yetmediği günler oluyor. aç gözlü bir şekilde daha fazlasını istemek gibi bir durum değil bahsettiğim. ruhumun beslenmekten yana eksik kalması gibi. bunu en çok sevgimi ve hayallerimi "sonlu" yapmaya çalıştıklarında hissediyorum. düşünsenize zihniniz bir bahçe; yağmuruyla, güneşiyle, soğuğuyla, tozuyla, toprağıyla sizin bahçeniz ama diyorlar ki yağmur yağınca oturma bahçede oysa ki otururum!! kar yağarsa da oturum, çiçek açarsa da, yıldız kayarsa da... anlatıyorsun bunu ama bahçesinde çiçek olmayan benim papatyalarımı darmaduman ediyor işte. belki ben o bahçeden taşmak istiyorum, bambaşka coğrafyalardaki papatyaları sulamak istiyorum. 

kupanın içindeki sek kahve o kupaya sığmıyor ve sığmak gibi bir derdi de yok üstelik.

ilkokuldan beri memleketin hemen hemen tüm seçme seçilme sınavlarına girmişimdir. kimisinde seçildim kimisinde seçilmedim. ama hepsine çok emek verdim. hepsi için önce hayal kurdum sonra hayallerim için var gücümle çalıştım. bazı hayallerimin sınavlara bağlı olduğunu bilmek oldukça hüzünlü, acımasızca ama elimden geleni yaptım. çünkü insan elinden geleni yapmalı, günün sonunda hayal kırıklığı yaşasa bile elinden geleni yapmalı. yine bir sınava hazırlanıp bir yandan da hayal kurduğum anakara günlerinden birinde kocaman bir kupa aldım kendime: 4 kepçe çorba alırdı içine ki tahayyül edin nasıl kahveler, çaylar içildi kendisiyle. o kupa ile sek kahvemi tüketirken papatyaları birilerinin darmaduman edeceğini düşünürdüm ama hepsini, herkesi alt ederim derdim. bu inanış beni huzurlu kılan, ruhumu besleyendi. ne zaman kendi gücümden şüphe duydum o vakit azalıyorum gibi hissettim. 

biliyorum birileri bizi kalıplara sokup en sevdiğimiz sek kahve kupalarının içine hapsetmek isteyecek. olmasın öyle! taşmaktan korkmamalı aksine eksilmekten korkmalı. kendimi en çok sevdiğim zamanlardı kupadan taştığım günler çünkü not defterlerime, saman kağıtlarıma kahve izi ve kokusu bırakırdı o taşkınlar. 

ben o günlere özlemle sarılırken, ahmed arif'de şöyle der:

"...
can benim, düş benim
ellere nesi?
hadi gel,
ay karanlık..."

Temmuz 09, 2025

dalgalı

anakara’da büyüdüm ben. hatta öyle bir büyüdüm ki öğretmen olup da çandarlı’ya gelene dek hep anakara’da idim. bu çok yaş almak demek bozkırda, e bir de ekleyin üzerine öğretmen olmakla rotayı başka yere çevirmek arasında verilemeyen kararlarla geçen vakti. uf uf! ne sokaklar, ne hayaller, ne kavgalar, ne hayal kırıklıkları, ne umutlar, ne arkadaşlıklar, ne çabalar, akşam simitleri, sabah ilk durağa yürüyüp ayakta kalmadan okula gidebilme becerisi, kızılay, tunalı, sıhhiye, mebusevleri, emek, metropol sineması, çay, çorba, tek pota maçlar kimi zamanda çift kale maçlar, karanfil’de üst kattaki kitap kafeler, yokuş aşağı sürülen patlak frenli bisiklet, doldurulan kasetler…

fakat güzel büyüdük.

evimiz sobalı ve kiracıydık ama biz yaz tatillerinde denize doğru gidebildik, sonra sobalı bir ev sahibi olduk yine gidebildik ardından kaloriferli evimiz oldu yine … annem ve babam bunu bilinçli mi yaptılar bilmiyorum ama kardeşimle bana hep bir yaz tatili yaşatabildiler (iyi ki). biz iki bozkır bebesi bu “şartlar zorlanarak” yaşatılan yaz tatillerinin hakkını verdik kanımca. öyle bir denize girerdik ki ağzımızdan yüzümüzden tuz gelirdi bunu tolere edebilmek için tatlı bir şey var mı diye çıkardık denizden bir anlığına, sonra tekrar.  en sevdiğim ise gece yatağa yatıp, gözlerimi kapattığımda sanki dalgalar beni kıyıya doğru götürüyor gibi hissetmemdi. bu his sonraki yaza kadar sek kahvenin umuduydu işte.

bozkır bebesi büyüdü, umuduyla büyüdü belli ki.

dündü, umay ile denize giriyoruz, deniz dalgalı, bulanık. nazlanıyorum da bir yandan girmesem mi falan derken. aman be dedim, sen sek kahvesin umudunla düşün. dalgalar da zıpladık, atladık, koştuk, güldük, su yuttuk, takla attık. durdu dedi ki bana umay, anne cidden çok eğlencelisin sen, oturma kumda, hep denizde kal.

çok uzun zaman sonra kendimle gurur duydum, hem de "sokağın tavanı" kadar.

Temmuz 06, 2025

geceye güzelleme

kış geceleri olurdu anakara'da, gökyüzü böyle hafif pembe bilirdim ki ya da umardım ki kar yağacak. zaten geceleri ders çalışmasını, makale okumasını, müzik dinlemesini, hayal kurmasını, kitap okumasını seven biriydim. gecenin gündüze döndüğü bir an vardır, o an çok büyülüdür mesela. üzerinden biraz daha zaman geçince sokakta hafif bir hareket başlar derken yavaş yavaş insanlar çoğalır. sonra büyü biter . dağılabiliriz. zira artık hepimizin günlük telaşlarında kaybolma vakti gelmiştir. örneğin, gündüz edilen sohbetler hep öylesinedir: iki ders arasında, bir dolmuş durağında, belki bir yemek molasında belki de eve gidiş rotasında. öylesine. zaman geçsin diye edilen sohbetler. ne kadar da kalp kırıcı değil mi? öylesine...

ya gece sohbetleri... uyumazsın, uzun uzun konuşursun, bir o kadar da dinlersin. zaten bu saatte ne dolmuşu olsun ki durakta bekleyesin, gece yemek yersen kilo almaya meyleder vücut. dolayısıyla yanındakine, kalbindekine odaklısındır. dikkatin dağılmaz kolay kolay. en fazla bir çay bardağı ile bir buzun dayanılmaz uyumuna şahit oluruz ve arkadan da şimdi olduğu gibi "ferdi özbeğen- gündüzüm seninle" çalar. (hayat işte geceler de dahil çelişkilerle dolu). işte gece bu yüzden güzeldir, senindir, paylaşmak istediğinindir.  gecesini size ayıran insanları çok sevin, bir kış gecesi pembe anakara gökyüzüsü kadar sevin onları. 

iyi geceler.

ve şimdiyse arkadan " candan erçetin- söz vermiştin bana" çalıyordu.

Temmuz 01, 2025

park

gün gelir sığamazsın kalbine, olduğun yere ve bazen de sığınamazsın ya en yakınına işte o vakitler soluğunu parkta alır kişi. çocuk ya da yetişkin fark etmez kanımca.
çocukken bir salıncak avutur minicik yumruğumuz kadar kalbimizi. en avutmazsa kaydırağa merdivenden çıkmayız, tersten çıkarız da yine avuturuz kendimizi de yetişkin olunca işler biraz daha karışık.

"çocuktum, ufacıktım,
top oynadım, acıktım."

hatırlarım, bazen bizi parka götürürlerdi mutlu olurduk çok mutlu olurduk. annem, babam çok götüremediler parka bizi, çalışıyorlardı. anne-babanız öğretmense onları paylaştığınız birçok abiniz ablanız olur çünkü. bir kez amcamın bizi parka götürdüğünü çok kez de dayımla teyzemin bizimle beraber parka geldiği aklımda kalmış. biliyor musunuz bana bisiklete binmeyi dayım öğretmişti. anakara'da mahalle arasındaki parklarda onca apartmanın arasında 3-5 oyuncakta saatler geçirirdik. bambaşka bir dünya gibi. oradan oraya koşturup salıncak kapardık, kimisinin annesi salıncağı kaptık diye bize kızardı. halbuki kendi çocuğu dakikalardır sallanıyordu ya ne vardı paylaşaydık. oradan koşardık şu dönme dolabın daha basit versiyonu olan dönen platformlara. aramızdan biri deli gibi döndürürdü bizi orada, başımız dönüp de midemiz bulanana kadar. bir de bizim mahalle parkımızda maymun gibi asıla asıla yürüdüğümüz oyuncak vardı onda adeta daldan dala geçerdik. bir kez kardeşim poposunun üzerine düşmüştü, canı çok yanmıştı, ben çok üzülmüştüm. o benim üzülmediğimi sanmış olabilir ama nefes alamamış gibi olmuştu benim de  canım çok acımıştı... 
derken biraz büyüdük artık kendimiz gidiyorduk mahalleden arkadaşlarla parka. o parkın diğer yarısındaki basketbol potalarında takılmaya başladık. parkın ismi bizim için "aşağı pota" idi. büyük abiler vardı orada, iyi basketbol oynarlardı. oyuncu eksik olunca bizi de alırlardı maça. tek pota çevirirdik. ben kız başıma en az onlar kadar iyi oynardım basketbolu. her maçta artık bende vardım. sağlam şut atar, iyi turnikeye giderdim. daha küçük çocuklar salıncaklarda, kaydıraklarda idi. hayat devam ediyor, apartmanlar çoğalıyor, çocuklar büyüyor, kuşlar her şeye rağmen göçüp göçüp dönüyorlardı.

"...
bir de baktım, melekler,
başlarında çiçekler.
devlere el bağlıyor,
gizli gizli ağlıyor.
kılıcımı çıkardım,
perileri kurtardım."


ekmek arası peynir, salatalık, domates yiyip maça, oyuna devam ettiğimiz günlerden benim öğretmen olduğum günlere geldiğimizde perileri kurtardığımı sandığım bir zamanda anakara'dan uzaktaki bir parkın bankında canım ilayda'm ile sabah ezanına dek oturdum. çok şey anlattım, bir sürü de dinledim. yani öyle sanıyorum. arkamda potalar yanımda salıncak, kaydırak...zira kimse akşam ezanı okunmadan eve gel demedi. ben de gitmedim.