ah anlayabildiklerim; ne kadar azsınız anlayamadıklarımın aksine. ve anlayamadıklarım ne kadar da çoğalıyorsunuz gün be gün. tıpkı "dün" gibi, anakaram'da patlayan o bomba gibi. anılarında kocaman bir gürültü oluşturulan o küçücük çocuklar, yakınlarını kaybetme korkusu yaşayan insanlar, yerle bir olan sokak, çocuğunu morgta teşhis etmek zorunda kalan baba... hayır dünyaya bu kadar üzüntü getirmeye hakkınız yok. ve ben hiç anlayamayacağım insanın insana bu denli nefret büyütmesini.
Eylül 21, 2011
aylardan 14
"...
soluğundan öptüm seni
..."
velena:
cemal süreya
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 19, 2011
başkalarının hayallerini, umutlarını, dertlerini de kendimizinkiler gibi sahiplenmeli arada. dünyayı anlayabilmenin bir yolu gibi bu, sihirli bir şey:
hüzünlü çoğu kez, bir sigara gibi. ama gülümsetici de çoğu kez bir bulut gibi.
bakmalı, okumalı, yazmalı, durmalı, koşmalı, gülmeli, sarılmalı, ağlamalı, duymalı...
gidemediğin, göremediğin ve sokaklarında yürüyemediğin yerlere birer selam çakarcasına.
gidemediğin, göremediğin ve sokaklarında yürüyemediğin yerlere birer selam çakarcasına.
velena:
sokak
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 17, 2011
özdemir asaf
velena:
özdemir asaf
liman:
Ankara, Türkiye
eylül pikniği
bisikletimiz olsa, atlasak düşsek yollara. yanımızda uçurtmamız, yeni alınan termosta çay bir de nargile olsa. fotoğraf makinesiz olur mu? olmaz tabi. tripod da şart: uçurtmayı, termosu, nargileyi bir de gülümsememizi ayıramayız çünkü. zamanlayıcı ayarlarız sonra kareye girmek için koştururuz. sımsıkı sarılır, bir kahkaha patlatırız.
gidiversek ya. bir sürü pedal çevirsek ya. en yükseğe yollasak ya uçurtmamızı. en lezzetli çayı içsek ya ellerimizle yaptığımız nargile ile.
eylül'ün hakkını vermiş olurduk ucundan, kıyısından.
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 16, 2011
umay umay
ne güzel bir yazar, ne şahane bir kadınsın sen umay.
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 14, 2011
!!
öncelikleri bir yana bırakamadık hiç. bıraktırmadılar. hayallerimize dahil ettiler onları. rahat bırakmadılar. hep sınırlı kaldı canım memleketimin insanının hayalleri. insanımın her duygusu ile oynadılar. aldattılar. hayallere de mi karışmak zorundaydılar peki? hayal kısırı bireyler mi olmalıydı çoğunluk ve nesillere bunu doğruymuş gibi aktarmalılar mıydı? çocukların suçu ne ki?
Eylül 11, 2011
deniz kabukları
uçarcasına aşti'ye gideceğim birazdan. bu kez uğurlamak için değil, karşılamak için. ellerimde deniz kabukları, kocaman sarılacağım sevdiceğime.
demem o ki:
yollar eylül'e çıkıverdi.
ve şöyle denmiş ki:
"... yollardan sonra şarkılar söylüyor çocuklar"
:)
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 09, 2011
çemberimde gül oya
ben tekrar izlemeye başladım "çemberimde gül oya"yı.
televizyonda yayınlandığı sıralar, haliyle ilk izlememdi bu canım diziyi (laf aramızda bu dördüncü olacak). her bölüm ağlıyorum izlerken hatta bir başıma değil halamla beraber ağlıyoruz. işin garip yani, ağladığımızı ev halkına belli etmeyeceğiz ya birbirimize bakıp gülmeye veriyoruz, ardından tekrar ağlıyoruz. haftalar böyle geçerken, ümit'in öldüğü sahne geliyor, zarife ağlıyor. durur muyuz biz, halamla bende ağlıyoruz. evde misafir var, şaşkın şaşkın bize bakıyor, artık gülmeye de çabalamıyoruz. zarife'nin acısını benimsedik bir kere halalı yeğenli, ağlaşıyoruz.
üçüncü kez izlemem geçen sene temmuz da başladı ekim gibi bitti. hatta eskişehir- anakara hızlı treninde sevdiceğimle yan yana izlediğimiz bölümler oldu. bu bölümlerin dışındakileri de birbirimizle senkron halinde izledik. beraber başladık diziye beraberde bitirdik :)
"küçük kara balık" ı edinmemi sağladı dizi. evet biraz geç öğrendim o güzelim kitabı. ama öğrendim işte. hatta, hediye bile ettim öğretmenimin henüz iki aylık kızına. ilk kitabını benden olsun istedim. ve istedim ki; hayaller kursun, onları koruyup kollasın ve peşlerinden gitsin. kendi küçük kara balık'ımı da sevdiceğime verdim. o saklasın, ilerde kütüphanemize beraber yerleştirelim diye :)
eylül ne güzel ay, insanın aklına neler neler getiriyor :)
velena:
çemberimde gül oya,
eylül,
küçük kara balık
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 08, 2011
cümleler
onlarca cümle kuruyorum kendimi anlatabilmek için. çabalıyorum. fakat görüyorum ki hep bir cümle duymak istiyor insanlar. sadece bir tane. fazlası değil. ben kırmamak için çabalamışım, cümleler sermişim önlerine, cık, umurlarında değil. oysa ki hep cümlelerin çok değerli olduklarını düşünmüşümdür ve insanlardan: o çok sevdiğim güzelim insanlardan cümlelerimi hiç kıskanmadım fakat onlar çoğunlukla göz ardı ettiler onları. ve ben her bunu fark ettiğimde kendi kendime sözler verdim: cümlelerin sana kalsın, sen biriktir onları. anlamıyorlar işte seni. çabalama. diye. fakat hiç bir kez tutamadım sözlerimi. yine baştan özenle cümleler kurdum: çoğunlukla umursanmayan ve özenle seçildikleri karşı tarafça hiç anlaşılmamış olan ışıl ışıl cümleler. ve böyle zamanlarda sanki eylül ayı o hayallediğim okyanuslara hiç gelmiyor gibi. şöyle güzel bir yağmur lazım buralara, karşılıklı kahve içmeli, dertleşmeli. az kaldı, kocaman sarılmalı.
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 06, 2011
küçük kız çocuğu
hem zaten ben küçükken babasının okuldan gelişini pencerelerde bekleyen bir kız çocuğu imişim :)
oooh, bu canım eylül akşamında baba-kız yürüyüş yaptık. hakkını verdik akşamın. çoğu kez anlaşamıyoruz babamla ama bizim çok ortak yönümüz var yahu: yorgun da olsak yürürüz, ikimizde matematik öğretmeniyiz (hatta üçümüz: annem de), muhabbet etmeyi severiz, çay severiz, tarhana çorbasına hastayız... daha bir sürü var bir sürü, ama en şahanesi biz birbirimizi çok severiz. kavga etsek de, tartışsak da o sevgi hiç azalmaz. ayrıca, tarhana çorbasının üstüne rendelenmiş köy peyniri de serpiştiririz :)
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 04, 2011
bayram sonrası
geldik!
bir sürü yollar yaparaktan anakara'ya kavuştuk. bende babam gibi yollardaki tüm ayrıntıları bilmek istiyorum: nerede güzel yemekler var, nereden ekmek alınır, nerenin çayı güzel? ama ben kendi yollarımın ayrıntılarında ulaşmak istiyorum kendi şehirlerime.
hoşgördük anakara :)
liman:
Ankara, Türkiye
Eylül 01, 2011
Ve nihayet.
Hoşgeldin "eylül".
Hoşgeldin "eylül".
velena:
eylül
liman:
Kahramanmaraş, Türkiye
Ağustos 31, 2011
iyi bayramlar
şu an tam da çalışma masama ihtiyacım var daha çok yazabilmek için. kağıtlar dolusu yazabilmek için. belki kağıtlar dolusu yazarsam, toplumun kadını nasıl bir köşeye itiverdiğine karşı olan nefretimi biraz olsun içimden uzaklaştırabilirim ve biraz olsun rahatlayabilirim.
anlayamıyorum, bayram kutlama şekillerini anlayamıyorum. çayını dahi alamayan erkeklerin "yemeğimiz nerde?" diye sormalarını ve üstelikte yapılan yemeği beğenmemelerini anlayamıyorum. sadece bir teşekkür oysa ki görevi kanıksattırılmış kadının istediği. ve adam akıllı iki kelam edebilmek bayram günlerinde eş-dostla. bayram kime bayram? erkeğe mi kadına mı? 2. sınıf insan muamelesi gören kadınlar gerçeğini acımadan gözüme soktuğu için sevmiyorum köyümü. ve buralarda kadınların yüzündeki çizgiler daha derin.
fotoğraf: kahvenin seki makbuldür
kahvenin seki lazım: kafam daha çok çalışıyor onla beraber, belki bir anlam veririm yurdum gerçeğine. birazcık da nikotin fena olmaz gibi. canım çekti işte, yüzündeki çizgileri derin olan kadınlar cigaralarını da gizli gizli içiyorlar. belki hepsinin yerine bir fırt çekerim en derininden.
dedim ya çalışma masama ihtiyaç duyuyorum çokça, belki yazarsam kağıtlar dolusu: o vakit yürekten bir "iyi bayramlar" diyebilirim.
liman:
Kahramanmaraş, Türkiye
Ağustos 29, 2011
fısıltı
bakın vikipedi ne diyor:
" Yıldız yoğun ve ışık saçan bir plazma küresidir. Bir araya toplanan yıldızların oluşturduğu gökadalar görünür evrenin hâkimidir."
köylerin, kasabaların daha doğrusu şehrin ışıklarından arınmış olan yerlerin en güzel yanı bahsi geçen gökadalarda ikamet ediyormuş gibi olmak. bir sürü yıldız yukarıda bir yerlerde hep duruyorlardı evet, ama şimdi onların farkında olabilmek güzelliği var hayranlığımda.
gökyüzü alabildiğine yıldız, oh bir de semaver çay. bir de "attila ilhan" dizeleri, sadece iki dize zihnimde beliren:
"elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
..."
ve ben görünür evrenin hakimiyim, yıldızlara fısıldadığım dileklerim de.
velena:
attila ilhan,
dize,
yıldız
liman:
Kahramanmaraş, Türkiye
Ağustos 28, 2011
şans
sahip olunan şanslar çeşit çeşittir yeryüzünde. ve bu şanslardan bir tanesi de insanın sevdiği işi yapabilmesidir. her şeyiyle içine sinen, onu mutlu eden; belki çocukluk hayali belki alışkanlıktan ziyade tutkuya dönüşen bir iş sözünü ettiğim.
kıbrıs'a gitmiştim geçen sene, gökçün'ün yanına. ehe, okullarındaki şenliklere denk geldi gittiğim vakit. akşamlardan bir mayıs akşamı, MFÖ konseri vardı. bağıra çağıra şarkılarına eşlik ederken, aklımdan geçti bir an ne kadar şanslı bu adamlar diye. öyle samimiydiler ki ve öyle mutlu ve bir o kadar da enerjik, sahnede aralıksız 2 saat kaldılar. o kadar belliydi ki, tutkuyla bağlıydılar gitarlarına. zaten öyle olmasa şu cümleleri hiç bilemezdik biz:
"biliniyor şarkıların sırası bizde
biliniyor hayat bizden razıdır
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği yerde heves kalmıştır.
biliniyor hayat bizden razıdır
otların sarardığı yerlerde güneş
kurşunun değdiği yerde heves kalmıştır.
..."
ve o güzelim sesi duyamaz, ve bu canım şarkıya eşlik edemezdik.
gecelerden bir ağustos gecesi, aklımda bir soru: insan kendi şansını yaratabilir mi?
liman:
Ankara, Türkiye
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

