sigara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sigara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eylül 01, 2024

küllük

eski günlerdeki gibi bir amacımız olsun istemiştim  hayattan ve her şeye rağmen bunun için konuşma çabasına girmiştim onunla. bu bize bir nefes aldıracak, umut verecekti. bir şeylere asılmam için vesile olacaktı. kastettiğim benim isteklerim olsun değildi. dediğinin aksine bencil, nankör ya da kadir kıymet bilmez insan değildim, olmadım da. olmam da.
yıllardır kendimi anlatmak için çabaladım: çok ağladım, çok kırıldım, çok güldüm, çok mutlu oldum bir o kadar umutsuzlukla doldum. insanız dedim hep insan olmaktan bunlar... ama olsun dedim be ne olabilir ki? kendimi yeniledim, yenilendim. üstelik bu çok zor ayrıca da oldukça manyakça biliyor musunuz? karşınızdakine kendinizi açtığınız ve o her şeyinizi bilirken açılan yerleriniz sürekli tarafınca kanatılıyor ve siz onu daha çok seviyor, bağlanıyor, inanıyorsunuz. fakat yaralarım sardığım yerlerden kanıyor, kanıyor, kanıyor... her defasında büyük kan kayıpları yaşar oldum inandığım yerlerimden ve yüreğimden. sargı bezlerim yetmiyor artık.
bugünse anlaşılmak isteğimden vaz geçmiş oldum. eskisi gibi burnum sızlamıyor, boğazım düğümlenmiyor. 
büyüyor muyum? 
yoksa bir küllükle yüreğimdeki o büyük sevginin kaybından mı korkuyorum?

Nisan 14, 2016

çığlık çığlığa

yorgun, huzursuz bir hava. hem içimde hem yakınımda hem de ortamda. yağmur yağamıyor. yağamadıkça delirtiyor sanki. yorulmak, durmak... sessizleşmektir güzel olan. zaten anlatamadığın onca şey varken cümlelerin çokta anlamı yok gibi. "gitmek isteği" ve "uyumak" bunların da işe yaramamasının dayanılmaz umutsuzluğu..
yağmur yağamıyor, deniz karanlık, gökyüzünde tek bir uçurtma yok.
şiir yok, türkü yok, çay bardağı yok... 
ispanyol meyhanesindeki kadın da vazgeçmiş olmalı ki; onun da çığlık çığlığa şarkıları yok.

Mart 11, 2016

tek

hep ben pişman olmalıyım değil mi? hiç biriniz kötü şeyler yapmadınız. ve beni hiç üzmediniz değil mi? ben nankör kişilik, ben şükürsüz kişilik. ben hiç yorulamam mı? ben ağlayamaz mıyım? ben sevemez miyim? ben korkamaz mıyım? benim fikrim yok mu? ben kimim?

Nisan 22, 2015

yarın güzel olsun diye

bir vakit geliyor ki, aynı şarkıya aynı şiire takılıp kalıyorsun. takılıp kalmak istiyorsun yahut. bilmiyorum ki. saatlerce konuşasım bir o kadar da susasım var. belki haklı candan ötem ben hayal etmeyi ama hayallere ulaşamamayı seviyorum. mutsuz insanla şapşal insan arasında gidip geliyorum belki de. ne halt yemeye çalışıyorum. içimde düğüm düğüm bir şeyler var çıkarıp da diyemiyorum. alay edilme korkusu mu? şımarık bulunurum diye mi? karar bile veremiyorum. hep demişimdir, hep bilirim ben iyi dinlerim de iyi anlatamam. sanki beni dinleyemeyecekler gibi onlar. 
onlar kim?
kim ki onlar?
özlemekten korkuyorum çok özlemekten. seviyorum da demem zaman alıyor. sanki tüm dünya rüyama giriyor sonra çıkıyor. bir kaç dev saniye canımı alıyor sanki. bir de canım çok cigara çekiyor. rakıyla portakal değil de cigara iyi gidiyor be. telefonla konuşmayı çok sevmiyorum, "alo" demek hoşuma gitmiyor. yazınca daha güzel sanki. hafif rüzgar geliyor gibi denizden üşütmüyor ama ürpertiyor.
korkarken özlemekten delicesine özlüyorum. biliyorum bir ömür özlemekle geçecek. özlenecek ne çok şey var, ah! çok şey. kumbaramızda para biriktiriyoruz. sular kireçli çay bazen güzel olmuyor. ama her şeyin bir çözümü var(mış). fotoğraflar çekiyorum, makinemi ilk aldığımdaki hevesim yok. sanırım buldukça bunuyorum. bazen çocuklara yalan söylüyorum ama güzel yalanlar. bence benim en sevdiklerim de bana yalanlar söyledi. ben hiç anlamadım. koşulsuz inandım. sarılmak hem de çapraz sarılmak gibi inandım.


Mart 28, 2015

biz bugün niye içmedik?

"kapıları vurup çıkamama" gibi bir özelliğim var. aklımda geçmiyor. aklımdan geçiremiyorum. düşünsenize evin içinde kalanın harabeliğini, ağlayacak oluşunu. arkanızda ağlayan birini bırakmak, sonra basıp gitmek. bunun tehditini dahi etmedim kimseye.
biz ne küçük ne de çok büyüktük, babamın  hayalleri için bizi anakara'da unuttuğu yıllardı.  kardeşim annemle kavga edip vurup kapıyı gitmişti. annem ağladı. ben çok kızdım. halam merak etti bu çocuk nereye gider diye. babama haber etti halam, babamsa kardeşimin erkek adam olduğunu ima etti. unutuldu gitti mevzu. e ne de olsa evimiz kardeşime emanetti. sonuçta bizler kendimizi bok gibi hissedilmeye mecbur kılınmış kadınlardık. sadakatimizden, sevgimizden asla şüphe duyulmazdı. bazen diyorum ki Allah belasını versin vicdanın. ha bir de erkek kardeşinin, babanın, kocanın, hayatındaki tüm erkeklerin fikirleri, düşünceleri yüzünden kendini törpülemek zorunda kalırsın. kadınsan eğer içindeki vicdanı yıkmak dünyanın en büyük devrimidir. kolay değildir devirmek. ben yapamadım. zor da yaparım. işin kötüsü de sen hayaller kurarsın, gelirler bunun saçmalığını anlatır sana en sevdiğin adamlar. hadlerine değildir, evet ama bilmezler.
hiç bilmediler ki.
ve ben kapıyı vurup çıkmayı hiç düşünmedim.
biz bugün niye içmedik? 
çünkü papatya yoktu halen ve ben çok sarhoş olabilirdim.

Kasım 16, 2014

pocahontas

ilkokulda öğretmenimiz sınıfa hep bir ağızdan "ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak" diye öğretiyordu. devam ediyorduk öğrendikçe "ankara'nın taştır yolu, her tarafı asker dolu". tekrar ediyor hep beraber bir şey yapmaktan da musmutlu oluyorduk. tuba vardı sınıfta, tuba'nın soy ismini dahi hatırlıyorum hatta "tuğba" değil benim adım "tuba" deyişini bile aklımda.  yalnız ilkokul kaçıncı sınıf o yok aklımda işte. öte yandan kızılay kolundaydım onu da biliyorum. mevzu bu değil tabi, tuba biz söylerken türküyü bir anda şöyle dedi " ankara'nın taştır yolu, her tarafı erkek dolu". 
erkek? hoop! nasıl yahu :) çocuktuk çok güldük, o utandı biz daha çok güldük, kadriye öğretmen gülmedi. kadriye öğretmen bize hep matematik sorusu çözdürürdü. hep üç boyutlu cisimlerin hacimlerini hesaplamaya kalkışırken zorlanırken hatırlarım kendimi. emrah vardı, bizden farklıydı, kadriye öğretmen ona mandalina soymayı öğretmişti sonra. biz neredeyse 60 kişiydik ilkokulda. sıralara üçerli otururduk. hiç tembellik etmezdim çocukken. çantam çok ağırdı. üstünde top oynayan ayıcık olan suluğum vardı. annem babam okuldan bizi almaya çok gelmezdi. kardeşimle buluşur giderdik. evin yolunu öğrenene kadar halam aldıydı beni okuldan. aşı olunca ağlamazdım, korkardım ama ağlamazdım. sonra şişkoydum, okula sağlık taraması için geldiklerinde boyumuzu ölçerlerken kilomuzu da tartmasınlar diye dua ederdim. biz eve gittiğimizde annem babam da kendi okullarında olurlardı. hafta sonları da kursları olurdu. teyzem bir de dayım hafta sonları bizle ilgilenirlerdi. top oynardık. bir keresinde sinemaya gittiydik. hem de pocahontas'a. metropol sinemasına gitmiştik, kocatepe'ye çıkmış, beğendik'ten cips bir de kola aldıydık.
annem babam biz küçükken çok kavga ederdi. biz de kardeşimle onların kapısını dinlerdik, ne zaman bitecek artık kavgaları diye birbirimize sorardık. sonraları bitti; çok yıllar sonraları. ben taraf oldum büyüdükçe. kardeşim olmadı. o içinden oldu taraf ama belli etmedi. o hep daha politikti. 
iki tekerlekli bisiklete binmeyi dayım öğretti, diş fırçalarken teyzem bekledi yanımda. içimde değişik bir vicdan yerleştirense annem oldu. babam hayatımızdan beş yıl ayrı kalmayı seçendi. kardeşim ailenin kural koyma merci. ben en çok özleyendim. küçükken bile her şeyi en çok ben özler her şeye en çok ben ağlardım. anneannemin arkadaşı idim, biz beraber hamama giderdik köyde. 
uzaklıkları yok edemediğimi fark ettiğimde kendimi geri çekmeyi de öğrendim. 
şimdi musmutlu bir sabahın gecesinde durduk yere anakara'lı bir türkü hatırladım. 

Mayıs 10, 2014

denizden de mavi

fotoğraf: benim değil, keşke benim olsaydı.

anlamıyorum insanları, hele ki denizi görünce heyecanlanmayanları. anakara'da deniz özlemi çekip, sokaklar boyu yürürken herhangi bir yokuşun en tepesinin ardında deniz varmışçasına hızlı adımlarla beşevlerden seymenler parkına varan ben, anlamıyorum işte olanı biteni. eylülden beri denizi olan memlekette yaşayan ben her sokakta başka bir kıyı görebiliyorum, bambaşka bir ülke gibi. bitmiyor heyecanım benim. sanırım ölümüm maviden olacak. hayalleri küçük olanları da anlamıyorum. ege'ye bakınca insan atlas okyanusunu düşlemiyorsa eğer; içmesin o cigarayı rakıya katık edip zira yazıktır, günahtır, heba edilendir o cigara. 
inanın sırt çantasının kerametine, kayığın büyüsüne, çocukların güzelliğine. ve çocuklarını öldüren bu ülkeye bir çare düşünün. ama n'olur hızlı hızlı bulun çareleri. 
şiirler okuyun; adamları, kadınları anlatan. aşkı bulup bulup yitirmiş şairleri anlayın. en çok da ülkesini seven insanlara yakılmış türküleri mırıldanın.
...
bir şey yapın, 
iyi değil bu aralar buralar.