Eylül 09, 2011

çemberimde gül oya


ben tekrar izlemeye başladım "çemberimde gül oya"yı. 
televizyonda yayınlandığı sıralar, haliyle ilk izlememdi bu canım diziyi (laf aramızda bu dördüncü olacak). her bölüm ağlıyorum izlerken hatta bir başıma değil halamla beraber ağlıyoruz. işin garip yani, ağladığımızı ev halkına belli etmeyeceğiz ya birbirimize bakıp gülmeye veriyoruz, ardından tekrar ağlıyoruz. haftalar böyle geçerken, ümit'in öldüğü sahne geliyor, zarife ağlıyor. durur muyuz biz, halamla bende ağlıyoruz. evde misafir var, şaşkın şaşkın bize bakıyor, artık gülmeye de çabalamıyoruz. zarife'nin acısını benimsedik bir kere halalı yeğenli, ağlaşıyoruz.
üçüncü kez izlemem geçen sene temmuz da başladı ekim gibi bitti. hatta eskişehir- anakara hızlı treninde sevdiceğimle yan yana izlediğimiz bölümler oldu. bu bölümlerin dışındakileri de birbirimizle senkron halinde izledik. beraber başladık diziye beraberde bitirdik :)
"küçük kara balık" ı edinmemi sağladı dizi. evet biraz geç öğrendim o güzelim kitabı. ama öğrendim işte. hatta, hediye bile ettim öğretmenimin henüz iki aylık kızına. ilk kitabını benden olsun istedim. ve istedim ki; hayaller kursun, onları koruyup kollasın ve peşlerinden gitsin. kendi küçük kara balık'ımı da sevdiceğime verdim. o saklasın, ilerde kütüphanemize beraber yerleştirelim diye :)
eylül ne güzel ay, insanın aklına neler neler getiriyor :)

Eylül 08, 2011

cümleler

onlarca cümle kuruyorum kendimi anlatabilmek için. çabalıyorum. fakat görüyorum ki hep bir cümle duymak istiyor insanlar. sadece bir tane. fazlası değil. ben kırmamak için çabalamışım, cümleler sermişim önlerine, cık, umurlarında değil. oysa ki hep cümlelerin çok değerli olduklarını düşünmüşümdür ve insanlardan: o çok sevdiğim güzelim insanlardan cümlelerimi hiç kıskanmadım fakat onlar çoğunlukla göz ardı ettiler onları. ve ben her bunu fark ettiğimde kendi kendime sözler verdim: cümlelerin sana kalsın, sen biriktir onları. anlamıyorlar işte seni. çabalama. diye. fakat hiç bir kez tutamadım sözlerimi. yine baştan özenle cümleler kurdum: çoğunlukla umursanmayan ve özenle seçildikleri karşı tarafça hiç anlaşılmamış olan ışıl ışıl cümleler. ve böyle zamanlarda sanki eylül ayı o hayallediğim okyanuslara hiç gelmiyor gibi. şöyle güzel bir yağmur lazım buralara, karşılıklı kahve   içmeli, dertleşmeli. az kaldı, kocaman sarılmalı.

Eylül 06, 2011

küçük kız çocuğu

hem zaten ben küçükken babasının okuldan gelişini pencerelerde bekleyen bir kız çocuğu imişim :)
oooh, bu canım eylül akşamında baba-kız yürüyüş yaptık. hakkını verdik akşamın. çoğu kez anlaşamıyoruz babamla ama bizim çok ortak yönümüz var yahu: yorgun da olsak yürürüz, ikimizde matematik öğretmeniyiz (hatta üçümüz: annem de), muhabbet etmeyi severiz, çay severiz, tarhana çorbasına hastayız... daha bir sürü var bir sürü, ama en şahanesi biz birbirimizi çok severiz. kavga etsek de, tartışsak da o sevgi hiç azalmaz. ayrıca, tarhana çorbasının üstüne rendelenmiş köy peyniri de serpiştiririz :)

Eylül 04, 2011

bayram sonrası


geldik! 
bir sürü yollar yaparaktan anakara'ya kavuştuk. bende babam gibi yollardaki tüm ayrıntıları bilmek istiyorum: nerede güzel yemekler var, nereden ekmek alınır, nerenin çayı güzel? ama ben kendi yollarımın ayrıntılarında ulaşmak istiyorum kendi şehirlerime. 

hoşgördük anakara :)

Ağustos 31, 2011

iyi bayramlar

şu an tam da çalışma masama ihtiyacım var daha çok yazabilmek için. kağıtlar dolusu yazabilmek için. belki kağıtlar dolusu yazarsam, toplumun kadını nasıl bir köşeye itiverdiğine karşı olan nefretimi biraz olsun içimden uzaklaştırabilirim ve biraz olsun rahatlayabilirim.
anlayamıyorum, bayram kutlama şekillerini anlayamıyorum. çayını dahi alamayan erkeklerin "yemeğimiz nerde?" diye sormalarını ve üstelikte yapılan yemeği beğenmemelerini anlayamıyorum. sadece bir teşekkür oysa ki görevi kanıksattırılmış kadının istediği. ve adam akıllı iki kelam edebilmek bayram günlerinde eş-dostla. bayram kime bayram? erkeğe mi kadına mı? 2. sınıf insan muamelesi gören kadınlar gerçeğini acımadan gözüme soktuğu için sevmiyorum köyümü. ve buralarda kadınların yüzündeki çizgiler daha derin. 

fotoğraf: kahvenin seki makbuldür

kahvenin seki lazım: kafam daha çok çalışıyor onla beraber, belki bir anlam veririm yurdum gerçeğine. birazcık da nikotin fena olmaz gibi. canım çekti işte, yüzündeki çizgileri derin olan kadınlar cigaralarını da gizli gizli içiyorlar. belki hepsinin yerine bir fırt çekerim en derininden.
dedim ya çalışma masama ihtiyaç duyuyorum çokça, belki yazarsam kağıtlar dolusu: o vakit yürekten bir "iyi bayramlar" diyebilirim.

Ağustos 29, 2011

fısıltı

bakın vikipedi ne diyor:
Yıldız yoğun ve ışık saçan bir plazma küresidir. Bir araya toplanan yıldızların oluşturduğu gökadalar görünür evrenin hâkimidir."

köylerin, kasabaların daha doğrusu şehrin ışıklarından arınmış olan yerlerin en güzel yanı bahsi geçen gökadalarda ikamet ediyormuş gibi olmak. bir sürü yıldız yukarıda bir yerlerde hep duruyorlardı evet, ama şimdi onların farkında olabilmek güzelliği var hayranlığımda. 
gökyüzü alabildiğine yıldız, oh bir de semaver çay. bir de "attila ilhan" dizeleri, sadece iki dize zihnimde beliren:
"elimden tut yoksa düşeceğim
  yoksa bir bir yıldızlar düşecek
                                       ..."
ve ben görünür evrenin hakimiyim, yıldızlara fısıldadığım dileklerim de.

Ağustos 28, 2011

şans

sahip olunan şanslar çeşit çeşittir yeryüzünde. ve bu şanslardan bir tanesi de insanın sevdiği işi yapabilmesidir. her şeyiyle içine sinen, onu mutlu eden; belki çocukluk hayali belki alışkanlıktan ziyade tutkuya dönüşen bir iş sözünü ettiğim. 
kıbrıs'a gitmiştim geçen sene, gökçün'ün yanına. ehe, okullarındaki şenliklere denk geldi gittiğim vakit. akşamlardan bir mayıs akşamı, MFÖ konseri vardı. bağıra çağıra şarkılarına eşlik ederken, aklımdan geçti bir an ne kadar şanslı bu adamlar diye. öyle samimiydiler ki ve öyle mutlu ve bir o kadar da enerjik, sahnede aralıksız 2 saat kaldılar. o kadar belliydi ki, tutkuyla bağlıydılar gitarlarına. zaten öyle olmasa şu cümleleri hiç bilemezdik biz:

                                                     "biliniyor şarkıların sırası bizde
                                                      biliniyor hayat bizden razıdır
                                                      otların sarardığı yerlerde güneş
                                                      kurşunun değdiği yerde heves kalmışt
ır.
                                                                                                                 ..."
ve o güzelim sesi duyamaz, ve bu canım şarkıya eşlik edemezdik.
gecelerden bir ağustos gecesi, aklımda bir soru: insan kendi şansını yaratabilir mi?

Ağustos 27, 2011

sakız ağacı*

elimde çay fincanım, önümde fotoğraflar kulağımda "hüsnü arkan" ve önümüz eylül.
ah, ne güzel anakara'da eylül.
çay fincanımı sana kaldırıyorum anakara, ve şerefine eylül.

Ağustos 26, 2011

vazgeçmeyeceksiniz değil mi?

sömürün emekleri olur mu? 
bir de bunu olağan bir şeymiş gibi pişkin pişkin anlatın, her şeyin bir yolunu bulun olur mu? 
ve bundan da hiç vazgeçmeyeceksiniz değil mi?

matematik öğretmeni:
bize verilen sıfat bu. üniversitenin eğitim fakültesinde 4 yıl öğrenim görmüş olup, elde ettiğim yegane şey bir sıfat. üstelik kullanamadığım bir sıfat. daha doğrusu kullandırılmayan bir sıfat. öğretmen olmak önceden rüya gibi bir şeymiş, öyle anlatır büyükler. severlermiş, sayarlarmış ahali onları. sanırım insanlar eskiden "bilginin" farkında imiş, "değer vermek" deyimi lügatlarında imiş. ve mesleklerini de yaparlarmış öğretmenler. güzel günlermiş. gel zaman git zaman aşınan değerler olmuş, ve ne şans ki o zamanlara denk gelmişiz biz de. şimdi, sırada bekleyen bir sürü arkadaşım, mesleğe başlayınca körelen, körelecek olan bir sürü arkadaşım var.sanırım ne kadar kaçsam da bir yerde ortak bir kader çizeceğiz o arkadaşlarımla. bakalım nereye kadar kaçabileceğim, nasıl bir yol çizebileceğim?
sinirliyim; mesleği bu duruma getirenlere çanak tutanlara:
yürüyüş yaparken babamın gördüğü bir ilan üzerine aldık numarayı aradık şu çağrıya yanıt olarak:
"her branştan etüt öğretmeni aranmaktadır"
telefonda konuşuldu. 6 gün sabah 8.30 akşam 18.30'da çalışacak genç, umutlu öğretmen arıyorlarmış. umutlarını söndürmek adına aradıklarını bugün görüşmeye gittiğimde teyit ettim. önce iş başvuru formu diye bir şey doldurdum.diyordu ki, ne kadar ücret talep edersiniz. 1000 tl yazdım. biraz konuştuk, okulumu sordu. şu an okuduğumu yükseklisans yaptığımı, gönlümden geçeni falan anlattım. pek umrunda değildi, çünkü o 1000 tl'ye takılmıştı. okuldan ötürü 5 gün çalışabileceğimi söyledim, baştan kaybettim. çünkü ben bir köle adayı idim ve kölelerin istekleri olmazdı. başka arkadaşlarıma önerebilmem için seni tanımam gerekir, bir 10 dk ders anlat bana dedi. tamam dedim. anlattım. sonrası:
sömürücü: neden 1000 tl istiyorsun?çok değil mi?
ben: verdiğim zamanın karşılığını az da olsa almak isterim.
sömürücü: yeni öğretmensin, deneyimin yok sana olurunu söyleyeyim en fazla asgari ücret alırsın. bir de sigortanı yatıracağım senin. 400 de o, 1000 daha 1400 tl, kusura bakma kimse o kadar vermez.
ben: zaten farkındayım, yeni öğretmenlerin sektör tarafından sömürüldüğünün.
sömürücü: usta-çırak ilişkisi, çırak haddini bilecek.
ben: çırak olarak da harcadığım zamanın karşılığını almak isterim.
sömürücü: en son ne kadar istersin. ihtiyaç olursa arkadaşlara ona göre bir şey söylerim.
ben: teşekkür ederim.
...
ben ne yapmıştım? geçmişe dair pişmanlıklarımı ve geleceğe dair kaygılarımı yüzüme vuran adama teşekkür etmiştim. ve ben hayallerime ulaşmak için en sapa yolu seçmiştim. tam 5 yıl önce, o fakülteye kayıt yaptırdığım gün anlamıştım bunu. 
öte yandan bir güzellik halen var: çocukların gözleri. 
yollar tükenmesin, ne olur!

Ağustos 24, 2011

arabalar 2-2


 küçük kuzenlerim, bana animasyonu sevdiren afacanlar. ağabey, kardeş geçinip gider benim kuzenler. büyüğü 6, küçüğü 3 yaşlarında şu an. neyse, günlerden bir gün büyük olan diyor ki bana:
-ben şimşek "mecguiiin" ( aynen böyle der) olayım, sen "seliy" ol, oğuzhan ağbim "meytır", ihsan ağbim de  "kral" olsun.
 burda kral olarak adlandırdığının "doc hudson" olduğunu sonra anlıyorum. bizimkisi ufak bir arabalar filmi çekmek için oyuncu seçiyormuş, bunu da sonradan anladım. merak ettim sordum:
-kim bunlar?

o kadar mutlu ve o kadar heyecanlı ve bir o kadar da kendisiyle gurur duyaraktan dedi ki:
-teyzem beni geçen sinemaya götürdü "arabalar"a.
:)
merak ettim tabi, sonuçta filmin bir ikinci versiyonunu çekiyorduk ailecek. oynadığım filmin aslını bilmek isterim. izledim tabi ki. kuzenlerim yanına bir daha ki gidişimde artık karakterlere hakimdim ve uzun uzun muhabbetler çeviriyorduk. hatta 3 yaşındaki ufaklık usuldan "çimçeek maacugugim" gibi renkler katıyordu konuşmalarımıza. derken günlerden bir gün, onlarla yaptığım bu uzun sohbetler için bana bir ödül vermeyi uygun gördüler: onlarla beraber "mater'in abartlılı hikayeleri"ni izlemeye hak kazanmıştım. hatta bilgisayarın başına benim için tabure bile çektiler, küçük olan kucağıma kuruldu, diğeri yanımdaki sandalyede; 35 dk çıt çıkarmadan izledik. üstelik onların 2 ya da 3. izlemeleri imiş. 

arabalar 2' nin çıkmasını dört gözle bekliyordum. 19 ağustos' ta girdi gösterime. koşa koşa gittik sevdiceğimle. pek eğlendik. yarışlar için italya, japonya, fransa, ingiltere' den geçti "mecguinn" ve arkadaşları ya değmeyin keyfime. derken, bugün bir kez daha gittim filme. harry potter'a niyetliydi benim ekip: teyzem, kardeşim ve kuzenim ( teyzemin yavruşu) fakat harry'e niyet arabalara kısmet oldu. güzel de oldu; bir daha görme fırsatım oldu "guido" yu. ben guido' ya aşığımda :). 

hatta, "luigi" ile "guido" dans ettiler italya'da. ehe şöyle bir kıvırttılar. ben de dans etmek istiyorum guido ile: 
irlanda, peru hiç farketmez ;)





  kuzenlerime koşup ben arabalar 2' ye gittim diyesim var. onlar da gittilerse uzun uzun sohbet ederiz. gitmedilerse, onlara anlatacak çok macera var :)
                                                                                         
                 

Ağustos 20, 2011

"bizi yalnız özgürlük için

              mutluluk için yarattılar"

...

Ağustos 18, 2011

!

hani şu gizliden gizliye diretilenler var ya bizlere, onlar yüzünden bazen kayıkları göremiyorum. sanki kıyıya gelememişler gibi. bana uğramadan gitmişler gibi. kırmasınlar hevesimi, hayallerimi. daha o kayıklar okyanusları görecekler!
...

Ağustos 16, 2011

sürpriz :)

yolda, geliyor ki anakara'ya.

"bak ellerimden taşıyor sabah.."
:)

nane-üzüm

nargile lazım şöyle nane-üzümlüsünden, yanına da çay (fincan mı yoksa bardak mı ona karar veremedik henüz. genelde fincanla başlayıp, bardak çaylarla sürer bu durum). muhabbetin son demlerine gelmişiz yavaştan (cümleler bitmez hiç, ama gitmek gerekir ya çok geçe kalmadan), bir de kahve patlatırız hem de sek olsun deriz. bir de şarkı lazım arkadan şöyle usul usul, nargile dumanı gibi: eh onu da biz söyleriz.
özledim.

Ağustos 15, 2011

el yazısı

SANA
Küçük çocuklar yapıp geceleri kendimden,
Seni öpsünler diye gönderiyorum sana.
Bana, kucaklarında seni getiriyorlar;
Ben de sonra o seni getiriyorum.

                                        özdemir asaf


bir gün bana elinde "çiçek senfonisi" ile geldin. özdemir asaf'la işbirliği yapmışçasına dizelerin yanı başlarına el yazınla haykırmışsın. ben o gün bugündür, özdemir asaf'ı çok severim. ama en çok senin el yazını severim.